SÜMMÂNÎ

Sümmânî, 1860 bazı kaynaklara göre ise 1862 yılında Erzurum ilinin Narman ilçesinin Samikale köyünde doğmuştur.

Fakir bir ailenin çocuğu olan Sümmânî, hayatını çobanlık ve çiftçilik yaparak yaparak sürdürmüştür. Şiirleri hem sözlü hem de yazılı (cönkler) kaynaklarda yer almaktadır. Şairin öğrenim durumu hakkında bilgi olunmamakla beraber şiirlerinden hareketle iyi bir öğrenim gördüğü söylenebilir. Sümmânî, badeli aşıklarımızdan olup rüyasında karşılaştığı Gülperi’yi bulabilmek için Kafkasya, İran, Kırım ve Afganistan’ı gezip dolaşmıştır.

DEPREM DESTANI

Kaza-i Tortum'da oldu vukuat
Gören gözler düştü ah ü figana
Bin üç yüz dokuzda ettik rivayet 
Bunu destan edip saldık her yana

Bu gama müşterek ölüler sağlar
Görenler ah edip yürekten ağlar
Sarsıldı dereler söküldü bağlar
Her taraf boğuldu toza dumana
...
Budur son alamet bozuldu devran
Biçare Sümmânî eylesin figan
Tahammül yok kaza buna bir destan
Bir eser bıraka cümle cihana ( Erkal 1998:335-336)


KAYNAKÇA: AÇIKÖĞRETİM KAYNAKLARI

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

Padişahın hastayı görmek üzere hekimi götürmesi

Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp sonra onu hastanın yanına götürdü. Hekim, hastanın yüzünü görüp nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının arazını ve sebeplerini de dinledi. Dedi ki:” Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir değil; büsbütün harap etmişler.

Onlar, iç hallerinden haberdar değildirler. körlüklerinden hepsinin aklı dışarıda.” Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi. Hastalığı safra ve sevdadan değildi. Her odunun kokusu, dumanından meydana çıkar. İnlemesinden gördü ki, o gönül hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o, gönle tutulmuştur. Âşıklık gönül iniltisinden belli olur, hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir.

…devamı sonra

MEVLÂNA CELALEDDİ-İ RUMÎ

DERTLİ

Asıl adı İbrahim olan şair, 1772 yılında Bolu ilinin Gerede ilçesinde günümüzde ilçe olan Reşadiye(Yeniçağa) beldesinin Şahnalar köyünde doğmuştur. Çocukluk yıllarını çiftçilik ve hayvancılıkla geçiren Dertli öğrenim görmemiştir.

Dertli, mutlu ve varlıklı bir çocukluk evresinden sonra babasının vefatı, mirasın bölünmesi ve yalnızlıktan dolayı zor günler geçirmiştir. Bir de bunun üzerine beldesindeki Halil Ağa ile anlaşmazlığa düşünce, köyünden ayrılarak önce Dörtdivan’a bağlı Deveciler köyündeki akrabalarının yanına, daha sonra da İstanbul’a gitmiştir. İstanbul’da semaî kahvelerinde (Aksaray, Beşiktaş, Tahtakale, Yenibahçe, Çemberlitaş,Üsküdar, Unkapanı) çalıp söyleyen Dertli, Bir süre sonra Konya’ya gitmek zorunda kalmıştır. Konya’da beş yıl Sulukahve adlı âşıklar kahvesinde çalıp söyleyen, hizmet eden Dertli, tekrar seyahata çıkmış. Halep, Şam ve oradan da Mısır’a gitmiştir. On yıl kaldığı Mısır’da durumu iyi olmasına karşın memleket hasreti çektiğinden dolayı yurduna geri dönmüştür.

Dertli, Çankırı, Amasya, Ankara, Sivas gibi şehirleri gezmiş, son olarak da İstanbul’a yerleşmeye karar vermiştir. Şair hayatının son dönemlerinde semaî kahvelerinde çalıp çağırarak ve muamma çözerek gününü geçirmiştir. Katıldığı bir muamma yarışmasında bütün muammaları doğru çözmüştür.

Şair, badeli âşıklarımızdandır.” Otuz dokuz gün hizmetinde kusur etmediği gezginci bir derviş de İbrahm’den kırkıncı gün sabahı bir bardak su istemiş. İkinci bardağı İbrahim’e besmele ile içirmiştir, işte âşıklık ilmini bu bir bardak sudan almış ve badeli âşık olmuştur.”(Berberoğlu 1955: 4, Yardımcı 2009:270-271). İlk şiirlerinde Lütfi, Mısır dönüşü sonrasında söylediği şiirlerinde ise başından geçen çeşitli olaylar sebebiyle Dertli mahlasını kullanmıştır. Hem aruz hem de hece ölçüsüyle şiirler yazmıştır. Bu şiirler arasında hece ile yazdıkları daha başarılıdır. Şair fes ve saz üzerine söylediği şiirleriyle ünlenmiştir. Aruzlu olan şiirlerinin dili ağır olmakla birlikte şiirlerin ana teması din ve tasavvuf, beşeri aşk, toplumsal ve sosyal konular, mizah ve hiciv, tabiat güzellikleri, hasret, gurbet, sıkıntı, dert vb oluşturur.

Dertli, biraz da mensubu olduğu Bektaşi tarikatının etkisiyle, Hz. Ali’ye aşkla bağlanmıştır. Şairin yolundan giden âşıklar ileride bir âşık kolunun oluşmasını sağlamıştır. Bu âşık kolunda Geredeli Figanî, Mudurnulu yağcı Emin, Çankırılı Cudi, Çankırılı Pinhanî, Ilgazlı Naili ve Kastamonulu âşıklar yetişmiştir. Dertli yaşadığı dönemin şiirlerinden Everekli(Develili) Seyrânî, Erzurumlu Emrah ve Bayburtlu Zihnî ile birlikte değerlendirilmelidir. 1845 yılında Ankara’da vefat edip oraya defnedilen Dertli’nin kabri, 105 yıl sonra Yeniçağa’ya taşınmıştır.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

Padişahın, kendisine rüyada gösterilen veli ile görüşmesi

Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının için çekti. Elini, alnını öpmeğe, oturduğu yeri, geldiği yolu sormaya başladı.

Sora sora odanın başköşesine kadar çekti ve dedi ki:” Nihayet sabırla bir define buldum. Ey vuslatı, her sorunun cevabı! Senin yüzünden nişliğin anahtarıdır” sözünün manası, Ey vuslatı, her sorunun cevabı!Senin yüzünden zorluk, konuşmaksızın, dedikodusuz hallalur gider. Sen, gönlümüzde, onların tercümanısın, her ayağı çamura batanın elini tutan sensin. Ey seçilmiş, ey Allah’tan razı olmuş ve Allah rızasını kazanmış kişi, merhaba!Sen koybulursan hemen kaza gelir, feza daralır.

Sen kavmin ulususun, sana müştak olmayan, seni arzulamayan bayağılaşmıştır. Bundan vazgeçmezse…” O ağırlama, o hal hatır sorma meclisi geçince o zatın elini tutup hareme götürdü

MEVLÂNA CELALEDDİN-İ RUMÎ

DADALOĞLU

Dadaloğlu, Oğuzların 24 boyundan biri olan Avşar boyuna mensuptur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte araştırmacıların genelinin tahminine göre 1785 yılında doğmuştur.

Halbuki Dadaloğlu için söylenebilecek en uygun doğum tarihi XVIII. yüzyılın son çeyreği olmakla beraber asıl adı da Veli’dir. Sonraları ise Dadal, Dadalı, Âşık Dadal, Dadanoğlu ve Dadaloğlu gibi mahlasları kullanmıştır. Bu isimler arasında ise Dadaloğlu öne çıkmıştır. Eğitim durumu hakkında fazla bilgi olmamasına karşılık babasının şair olması onun eğitimli olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Bununla beraber şairin eserleri göz önünde bulundurulduğunda öğrenim görmediği düşüncesi de kuvvetlenmektedir. Eğitim konusunda Saim Sakaoğlu;”Kısacası o, şanslı bir göçerin görebileceği bir eğitimi, yani büyüklerinden elde edilebilecek bir eğitim görmüştür.”

Dadaloğlu, göçebe Avşarlar arasında yetişmiş ve onların sözcüsü olmuş bir âşıktır. Şairin bugün elde bulunan 130’a yakın şiirinin tamamı hece ölçüsüyledir. Bunların çoğunluğu Avşarlardan yapılan derlemelerle ortaya çıkmıştır. Çok az bir kısmı da yazılı kaynaklarda(cönk) tespit edilmiştir. Dadaloğlu’nda sanat endişesi pek görülmez. Şiirlerinde işlenen konu büyük ölçüde Avşar aşiretinin hayatıdır. Bu genel çerçeve içerisinde sevda yurt güzellemeleri, göçer hayatı, vb ön plandadır. Avşarların hayatında at ve güzel bir tutulur. Atlar arasında en değer verileni ise kırattır. Dadaloğlu, kıratın yanında Avşar güzellerini de şiirlerin de işler. Dadaloğlu’nun eserlerinde atasözleri, deyim ve vecize değerindeki sözlerin ayrı bir yeri vardır.

Dadaloğlu’nun eserleri arasında karşılıklı konuşma havası içinde söylenenler de vardır. Bu şiirlerde Dadaloğlu ile Cerit Beyi konuşturulmaktadır. Şairin şiirleri teknik açıdan sağlamdır. Bu şairin gücünü, kelime dağarcığı ve ahenk unsurları oluşturur. Dadaloğlu’nun şiirleri bölgenin diğer âşıkları Karaca Oğlan ve Cingözoğlu Seyit Osman’la karıştırılmıştır. Dadaloğlu, Hurşit ile Mahı Mihri hikayesi’ni anlattığı için, bu hikaye onun tasnifi gibi değerlendirilir. Fakat bunun gerçeklik payı yoktur. Ayrıca Dadaloğlu’na mal edilen türkülerin hikayesi de (Gavur Kızı, Kral Kızı, Emmi Kızı, İsa Güzeli, Avşarların Tecirli ve Ceritlerle kavgası, Dadalı Bey, Avşarların Cadıoğlu’nun Askerleriyle kavgası) zaman zaman halk hikayesi olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu parçalar hikâyeli türkünün örnekleridir.

Dadaloğlu’nun eserleri üzerinde pek çok çalışma yapılmıştır. Bunlar arasında İsmail Görkem tarafından hazırlanan eser, profesörlük takdim tezi olup konuyla ilgili son önemli çalışmadır. Dadaloğlu’nun doğumu gibi ölümü de bilinmezlerle doludur. Sözlü kaynaklar onun ölüm yılını 1868 olarak verse de bu tarihte doğum tarihi gibi bir tahminden ibarettir. Bu nedenle onun ölüm tarihi, “19. yüzyılın ikinci yarısının ortalarına doğru olmalıdır.”denilebilir.

BAYBURTLU ZİHNİ

Bayburt’ta 1797 yılında dünyaya gelen Zihni’nin asıl adı Mehmed Emin (Muhammed Emin)’dir. Aruz ve hece ölçüsüyle yazdığı eserlerinde Zihnî mahlasını kullanmıştır. Bunun sebebini ise “Rüyada bir zat kendisine ‘Zihnî’ diye hitap” etmesi olarak yorumlar.

Bayburtlu Zihnî’nin öğrenim durumu hakkında fazla bilgi bulunmamakla birlikte bazı araştırmacılar (Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Mehmet Tahir Efendi, İbnülemin Mahmut Kemal, Saim Sakaoğlu) onun medrese eğitimi aldığı görüşündedirler. Bazı araştırmacılara göre ise Trabzon ve Erzurum medreselerinde eğitim gördükten sonra İstanbul’a gelmiş ve Mustafa Reşit Paşa ile kurduğu yakınlık sayesinde Divân-ı Hümâyûn’a girmiştir. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşından sonra geçici olarak Bayburt’a döner. Bu işgal onun ruhunda derin yaralar açmış ve bu durum eserlerine yansımıştır. Asıl mesleği kâtiplik olan Zihnî, imparatorluğun çeşitli yerlerinde görev yapmıştır. Karadeniz sahilleri, Akka, Mısır, İstanbul, Erzincan ve Erzurum görev yaptığı yerler arasındadır. 1816 yılında başlayan memuriyet hayatı istifa ve sürgünlerle ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. İnatçı tavrı ve isyankâr ruhu şiirlerine de yansıyan Zihnî, bu hususları Sergüzeştnâme adlı eserinde manzum olarak hikâye etmiştir.

Bayburtlu Zihnî, hem hece hem de aruz ölçüsüyle şiirler yazıp sağlığında divan tertip ederek saraya sunan ender halk şairlerinden biridir. Aruz ölçüsüyle yazdığı şiirleri sayıca çok olmasına karşılık hece ile yazdığı koşma ve destanlarıyla ünlenmiştir. Zihnî, bu yönüyle Âşık Ömer, Dertli, Gevheri, Develili Seyrânî, Erzurumlu Emrah… gibi aşıklarla birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Âşıklık ve şairliğin yanında iyi bir nesir yazarı olan Zihnî, gazellerinde Fuzûli, Nedîm, Bakî, Şeyh Galip, Erzurumlu Sıdkî, Vecdî ve Hamdî’nin etkisi görülür. Hece ile yazdığı eserleri fazla olmamakla beraber dokuz destan ve onlarca koşması belirlenmiştir. Aruz ölçüsüyle yazdığı eserlerin dili ağdalı olmakla beraber bazı beyitlerinde Türkçe kelime dahi bulunmamaktadır. Hece ölçüsüyle yazdığı koşma ve destanların dili sadedir. Bayburtlu Zihnî, Doğu klasiklerine hakim bir şairdir. Mevlâna ve Câmî’ye nazireler yazmıştır. Baki’nin “saf saf”…,redifli, Nedim’in …”olmuş sana”redifli gazellerinin, Gevherî’nin “…olsun da gör” redifli muhammesinin benzerlerini Zihnî’de de görülmektedir. Bu durum Zihnî’nin etkilendiği şahsiyetleri göstermesi bakımından önemlidir. Fûzûli, Şeyh Galip, Nâbî, Erzurumlu Sıdkî, Vecdî ve Hamdî şiirlerini beşer mısra tamamlayarak onlara tahmisler yazmıştır. Zihnî, hece ölçüsüyle yazdığı eserlerinde gurbeti, sevgiliyi ve aşkı işlemiştir. Özellikle memleketi Bayburt’un Ruslar tarafından işgal edilmesi ve gittiği yerlerde gördüğü olumsuz manzaralar eserlerinde dile getirilmiştir. Zihnî’nin taşlamaları ( hicviyeleri), Eşref ve Nef’î kadar olmasa da başarılı bulunur.

Bayburtlu Celâlî ve Tokatlı Gedayî gibi âşıklar onun etkisinde kalarak şiir söyleyip yazmışlardır. Karaca Oğlan ve Erçişli Emrah şiirleriyle bazı parçalarının benzerlik göstermesi onların etkisinde kaldığının bir delili olarak değerlendirilir. Bayburtlu Zihnî’nin bazı eserleri Nevres ve Sadettin Kaynak tarafından bestelenerek musiki meclislerinde okunmuştur. 93 Harbini konu alan “Başımıza Gelenler” adlı eserinde Mehmet Akif Bey, Zihnî’den de söz eder. Zihnî, 1859 yılında Bayburt yolculuğu sırasında Maçka’nın Olasa (Bahçeyaka) köyü yakınlarındaki bir handa vefat eder ve oraya defnedilir. 1936 da ise mezarı Bayburt’a taşınır.

Eserleri:

Zihnî, pek çoklarının aksine eser sahibi olan ve onlarla şöhretini pekiştiren bir sanatkârdır.

Divan-ı Zihnî: Oğlu Ahmet Revayî tarafından 1876 yılında İstanbul’da yayımlanmıştır. Eser, 160 sayfalık müretteb bir divan kabul edilirse de önemli farklılıklar vardır.

Sergüzestnâme-i Zihnî: Yazma halinde olan eserin 11 nüshası tespit edilmiştir. Onun ününü artıran destanları bu eserin sonundadır.

Kitab-ı Hikâye-i Gâribe: 27 varaklık bir eser olup, Bayburt beylerinden Abdullah’ın 18 yıllık hayatının hikayeleştirilmiş şeklidir. Eser, Saim Sakaoğlu ve Ahmet Sevgi tarafından 1992 yılında yayımlanmıştır. Bu eserin Türk romanına geçiş aşamasında önemli bir yeri vardır.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

ÇILDIRLI ÂŞIK ŞENLİK

Doğu Anadolu Bölgesi ve Azerbaycan’da tanınan ünlü saz şairlerimizden olan Çıldırlı Âşık Şenlik, Ardahan ilinin Çıldır ilçesinin Suhara( Yakınsu/ Şenlikköy) beldesinde doğmuştur. Araştırmacılar doğum ve ölüm tarihi hakkında değişik görüşler bildirmiştir.

Çıldırlı Âşık Şenlik’in babası Molla Kadir, annesi Zeliha’dır. Asıl adı Hasan olup bununla beraber Türkiye ve Azerbaycan sahasında Hasan adıyla değil Âşık Şenlik adıyla şöhret bulmuştur. Şenlik’in hayatı üç safhada değerlendirilir. Buna göre birincisi, saz çalmasını bilmeyen şenlik, ikincisi saz çalabilen ve türkülerini saz eşliğinde söyleyebilen Şenlik, üçüncüsü ise sazı çıraklarına çaldırtan tarikat mensubu Şenlik’tir. Türk edebiyatına 180 kadar şiirin yanı sıra üç de güzel hikaye (Latif Şah, Salman Bey, Sevdakâr Şah)bırakan Şenlik’in şiirleri arasında yer alan divanî, Koşam, destan, geraylı ve sicillemeleri yeniliklerle doludur. Şiirlerinde Terekeme/ Karapapak ağzının izleri sıkça görülür.

O, bir âşıkta bulunması gereken tüm özelliklerin tamamına sahiptir. Muamma çözmede usta, atışma yapmada başarılı doğaçlamada ise çok güçlüdür. Türkiye’de âşık kolu, Azerbaycan’da âşık mektebi, Güney Azerbaycan’da âşık muhiti adı verilen okulun en başında kendisine yer bulmuştur. Onlarca çırak yetiştirmiştir. Çıldırlı Âşık Şenlik’in şiir ve hikayeleri sadece Türkiye’de değil, Azerbaycan ve İran’da da bilinmektedir. 1913 yılında bir toplantıda mat ettiği âşıklar tarafından kendisine içirilen zehirli bir şerbet yüzünden vefat etmiştir.

VERMENİZ DÜŞMANA (93 KOÇAKLAMASI)

Ehl-i İslam olan işitsin bilsin
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana
İsderse Uruset ne ki var gelsin
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Kuşanıf gılıcı geyinin donu
Gavga bulutları sardı her yanı
Doğdu koç yiğidin nam alma günü
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Asger olan bölük bölük bölünür
Sandız mı ki Kars Galası alınır
Boz atlar üstünde kılıç salınır
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Kavga günü namert sapa yer arar
Er olan göğsünü düşmana gerer
Cem-i ervah biznen meydana girer
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Hele Al Osman'ı görmemiş zorun
Din gayreti olan tedarik görün
At tepin baş kesin Kazag'ı gırın 
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Benasfer'di bilin Urus'un aslı 
Orman yabanisi balıhçı nesli
Hınzır sürüsüne dalıf kurt misli
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Şenlik ne durursuz atlara minin
Sıyra gılıç düşman üsdüne dönün
Artacahdır şanı bu Al Osman'nın
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana( Alptekin-Coşkun 2006:203-204)

kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

İsa bunlara yalvardı.” Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz. Bir ulu kişinin sofrası başında kötü zanna düşmek ve harislik etmek küfürdür”dedi. O rahmet kapısı, hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı. Zekât verilmeyince yağmur bulutu gelmez, zinadan dolayı da etrafa veba yayılır. İçine üzüntüden ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.

Kim dost yolunda korkusuzluk ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur. Edebten dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edebten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuşlardır. Güneşin tutulması, küstahlık yüzündendir. Bir melek olan olan Azâzîl de yine küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.

MEVLÂNA CELALEDDİN-İ RUMÎ

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihanı hayal üzere yürür gör! Onların başları da savaşları da hayale dayanır. Öğünmeleri de utanmaları da hayalden ötürüdür. Evliyanın tuzağı olan hayaller, Allah’ın bahçelerindeki ay çehrelilerin yansımalarıdır. Padişahın rüyada gördüğü hayal de o misafir pirin çehresinde görünüp duruyordu. Padişah bizzat mabeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun huzuruna vardı.

Her ikisi de aşinalık öğrenmiş bir tek denizdi, her ikisi de dikilmeksizin birbirine dikilmiş, bağlanmışlardı. Padişah benim asıl sevgilim sensin, o değil. Fakat dünyadaki iş işten çıkar. Ey aziz, sen bana Mustafa’sın. Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin uğrunda belime gayret kemerini bağladım” dedi.

Muvaffakiyetler verici ulu Allah’tan muvaffakiyet ve bütün ahvalde edebe uymayı dileyiş, edepsizlik ve terbiyesizliğin pek kötü zararları

Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’ın lütfundan mahrumdur.

Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur. Alışverişsiz, dedikodusuz Allah sofrası gökten iniyordu. Musa kavmi içinde birkaç kimse terbiyesizce ” hani nerde sarımsak ile mercimek” dediler. Ondan sonra gökyüzünün sofrası, ekmeği kesildi; ekme, bel belleme, orak sallama kaldı. Sonra İsa şefaat edince Hak yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi. Yine küstahlar edebi terk ederek sofradan artıkları aşırdılar.

devamı yarın

MEVLÂNA CELALEDDİN-İ RUMÎ

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

“Ama sen “Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim. Fakat sen, yine onları meydana dök” dedin. Padişah, ta can evinden coşunca bağışlama denizi de coşmaya başladı. Ağlama esnasında uykuya daldı. Rüyasında bir pir göründü. Dedi ki:” Ey padişah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelirse o, bizdendir. O gelen hazık hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir.

İlacında kesin sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede et.”Vade zamanı gelip gündüz olunca, güneş doğudan görünüp yıldızları yakınca; rüyada kendine gösterdikleri zatı görmek için pencerede bekliyordu. Bir de gördü ki, faziletli, bilgili bir kimse, gölge ortasında bir güneş; Uzaktan hilal gibi erişmekte, yok olduğu halde hayal şeklinde var gibi görünmekte.

devamı yarın

MEVLÂNA CELALEDDİN-İ RUMÎ