ÂŞIK MOLLA RAHİM

H.1317 yılında Adakasım köyünde doğan Molla Rahim’in anne adı Güzel, baba adı ise Kasımoğlu Bekir’dir. Osmanlı alfabesiyle okuma yazması olan Molla Rahim, Latin harflerini öğrenememiştir.

Kâdîrî tarikatına bağlı olan Molla Rahim’in şeyhi Aksaraylı Ahmet Lütfi’dir. Kendisi kırk yaşına geldiği zaman gördüğü bir rüya üzerine aşıklığa başlamıştır. Eserlerini hece ölçüsüyle yazan Molla Rahim, dört evli ve on altı çocuk sahibidir. Şair, 24 1 1980 tarihinde Konya/ Yunak’ta vefat etmiştir.

Molla Rahim’in eserlerini şu şekilde açıklayacak olursak:

İrşadü’l-Gâfilîn, Coşkun Şiir, Yeni Mevlit, Diğer Mevlit, Hz. Yusuf, Hac Rehberi, Abdulkadir Geylani, Din yıldızı adında sekiz adet eseri bulunmaktadır. Bu eserler ” Âşık Molla Rahim’in eşsiz ve coşkun şiirleri” adıyla bir araya getirilmiştir. Eserlerin adından da anlaşılacağı üzerine konu olarak Din ve Tasavvuf ağırlıklıdır.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

YOZGATLI HÜZNÎ

Yozgat’ın köklü ailelerinden Keşşafzâdelere mensup olan Hüznî, 1879 yılında Yozgat’ta doğmuştur. Yozgatlı Hüznî, Nakşibendî tarikatında önemli isimlerden Mustafa Nakşî’nin soyundan olan Mehmet Derviş Efendi’nin oğludur.

Medrese eğitimi gören Hüznî, çeşitli sebeplerden dolayı eğitimini tamamlayamamış ve memuriyet hayatına atılmıştır. Arapça ve Farsçayı son derece iyi bilen Hüznî, imamlık yaparak geçimini sağlamıştır. Kısmen aruz , büyük ölçüde de hece ölçüsüyle kaleme aldığı şiirleri iki divan bir defterde toplanmıştır. Yazdığı şiirlerinde aileden gelen tasavvuf terbiyesi ile aldığı eğitimin tesirini görmek mümkündür.

”Kâşâne-i kalbim viran olmuştur

Ma’mur olsam da hoş olmasam da hoş

Safâ kemal buldu cefâ dolmuştur

Mesrûr olsam da hoş olmasam da hoş

El çektim cihandan zâhida tek tek

Acıyı tatlıyı tattım ey felek

Lütfun zulmün birdir nezdimde bî-şek

Menfûr olsam da hoş olmasam da hoş

Divâne meşrebim mest ü müdâmım

Vareste-i kayd-ı cihân âlâmım

Ben meykeşim zaten meftûn-ı câmım

Mahmur olsam da hoş olmasam da hoş

Hüznî bin gazeller eyledim inşâ

Geçti nev heveslik kalmadı sevdâ

Nîk ü bed-nâm nice bir oldu zirâ

Meşhur olsam da hoş olmasam da hoş”( Oğuz1990)

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

MEHMET NURİ

Mehmet Nuri, İbrahimoğulları sülalesinden Ali Efendi’nin oğlu olarak Yozgat’ın Büyükincirli Köyünde 1863 yılında doğar. Hacı Bektaş Rüştiyesinde eğitimini tamamlayan Mehmet Nuri hayatını imamlık yaparak geçirmiş ve 1922 yılında vefat etmiştir.

Mehmet Nuri, şiirlerini aruz ve hece ölçüsünü kullanarak yazmıştır. Yazdığı bu şiirleri bir defterde toplayarak çocuklarına bırakmış fakat çocukları bu eserleri yayımlamayı ve yayımlatmayı düşünmediklerinden dolayı şairimiz günümüze kadar adeta unutulmuştur. Şairin oğlu Kasım Efendi’deki bu defter yakın bir zamanda ortaya çıkmış ve bazı şiirler yayınlanabilmiştir.

Mehmet Nuri, medreselerde tahsil görmüş, hece ve aruz ölçüsünü birlikte kullanarak şiirler yazmış bir şairdir. Onun eserleri içerik ve şekil bakımından diğerleri ile hemen hemen aynı seviyededir.

kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

MİHRÂBÎ

Mihrâbî, III.Selim döneminde İstanbul’a gelen Kırım hanlarına mensup bir aileden gelir. Gençliğinde bahriyeye girerek kolağalığına kadar yükselen Mihrâbî, oldukça iyi bir tahsil yapmıştır. Hocası Tikveşli Yusuf Efendi’dir.

Bektaşî, Münir Baba’ya bağlanan Mihrâbî, çeşitli bektaşî tekkelerinde rehberlik edip Çelebi Cemaleddin Efendi’den de icazet almıştır.

  • Babalar ve Çelebi arasında çıkan anlaşmazlık sonucunda ”babaganlar” tarafından arabulucu olarak tayin edilen Mihrâbî, bir müddet Kırşehir’e gidip orada Çelebi’nin konağında kalmıştır.
  • İstanbul’a döndükten sonra vefat eden Münir Baba’nın yerine postnişin yapılmak istendiyse de kabul etmemiştir.
  • Mihrâbî, kendine özgü meczup bir şair olması sebebiyle kendisini Bektaşîlerin ”Vâsıl ibni Atâ”sı olarak kabul etmiştir.
  • 65 yaşlarında (H.1338)-(M.1920) yılında İstanbul’da vefat etmiştir.
  • Halk Edebiyatı ve Âşık Edebiyatı alanında eserler veren Mihrâbî, Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı alanında da eserler vermiştir.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

EDÎB HARÂBÎ

Edîp Harâbî’nin asıl ismi Ahmet Edîp olarak bilinir. Eserlerinde ise Edip ve Harabi mahlaslarını kullanan şair bir süre bahriye katipliği yapmış ve on yedi yaşında devrin Bektaşî büyüklerinden Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’ya mürit olmuştur.

Harâbî, buradan babalık icazeti alamadığından İstanbul Bektaşîleri arasında sevilmemiş hatta dergahlara dahi kabul edilmemiştir. Aruz ve hece ölçüsüyle rahatlıkla şiir söyleyebilen Edîp Harâbî, zamanında önemli derecede beğenilir ve Bektaşîlik esprisiyle yazdığı eserlerinde de hiciv yönü daha ağır şiirler söylemiştir. Rıza Tevfik, Edîp Harâbî’yi şu şekilde belitmiştir;

  • Zamanında terbiye almamış olmasına rağmen söz söyleme ve düşünebilme kabiliyetiyle doğmuştur.
  • Mesleğinde herkes den çok eser vermiş tekke şairlerinde biri olmakla beraber lâubalî Bektaşî diliyle sade ve güzel eserler vermiştir. Hayal gücü herkesten üstün ve parlak olan Edîp Harâbî, kendine has ifade tarzı, orijinal şekiller üretebilme kabiliyeti olan önemli bir şairdir.

Saadet Nüzhet Ergun ise Edîp Harâbî’yi şu şekilde belirtmiştir;

”Bir manzumesinde kendisini Bektaşî-Melâmî olarak tanıtmak isteyen şair, mutlak surette birtakım melâmîlerin tesiri altında kalmıştır”demektedir.

  • Edîp Harâbî’nin nefeslerinin bir kısmı devrin gazete ve mecmualarında yayınlanmıştır. Divân’ının kendi el yazması olan nüshası ise Üsküdar Selim Ağa Kütüphanesi’nde İhsan Mahvî Kitapları(nr.81) arasında bulunmaktadır.
  • Harâbî, eserlerinde ayet ve hadislere, ya telmihen, ya aynı şekilde ya da Türkçesi ile yer vermiştir. Bu Yüzden onun eserleri Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı içinde de değerlendirilir.

”Bize takdîr olmuş Kalû Belâ’dan

Anınçün sâkin-i meyhâneyiz biz

”Sakahüm” hamrını tâ ezelîden

İçtik dost elinden mestâneyiz biz

Hakk’ı her bir şeye kadir biliriz

Dünya vü uhrâya nâzır biliriz

Her nereye baksak hâzır biliriz

Sâcid-i Kâbe vü büthâneyiz biz

Harâbî sen bizi divane sanma

Özünü fehm etmez mestâne sanma

Yıkılmış çürümüş kâşâne sanma

Gencîneler dolu vîrâneyiz biz” (Güzel 2009:760).

KAYNAKÇA: Açıköğretim Kaynakları

KIBRISLI ÂŞIK KENZÎ

Âşık kenzî, 1824 yılında Kıbrıs’ta doğmuştur. Asıl isminin ise İbrahim Kasım olduğu bilinmektedir. Hayatını saz şairliği yaparak kazanan Âşık Kenzî, on iki yaşlarındayken ailesiyle birlikte Anadolu’ya göç eder.

Bektaşî tekkelerinde yetişen Kenzî, Badi Efendi’ye göre hayatını kahvehanelerde saz şairliği yaparak kazanmıştır. Âşık Kenzî, (H.1255) yılı ölümü sonrasında Edirne’deki Musalla Bakkalı önündeki mezarlığa defnedilmiştir. Kenzî’nin vefatı sonrasında vefat tarihi olarak şu beyit düşürülmüştür;

Azm-i ukba eylediğin gûş idenler fevtine

Didiler tarih: Kenzi çekdi dünyadan ayağî. 1255

Âşık Kenzî, Anadolu’nun güneyi ve batısını, Balkanlar’ı, Batı ülkelerini gezip gördükten sonra evlenip Edirne’ye yerleşmiştir. Burada da uzun süre kalmayan Kenzî, Mağrip’de askerlik görevini yaptıktan sonra 1817 yılında doğduğu yer olan Kıbrıs’a geri dönmüştür.

  • Âşık Kenzî, bulunduğu yerlerdeki gördüklerini, geri dönüş sırasında gemide uğradığı fırtınayı, Mısır’da kaldığı süre zarfındaki izlenimlerini Dâsitan-ı Sergüzeşt( Macerayı Sergüzeşt) destanında kaleme almıştır(H.1233). Bu destanda o dönemin Mısır valisi olan ( Mehmet Ali Paşa)’ya da övgülerde bulunmuştur.
  • Âşık Kenzî, Reşit Ahmet Paşa komutasındaki Türk- Yunan savaşlarına katılmıştır. Bu savaşta yaşadıklarını ikisi Atina ve birisi de Mesolong olmak üzere üç destanda anlatmıştır.
  • 1833 yılında çıkan Gâvur İmam isyanı esnasında Kıbrıs’ta bulunan Kenzî, bu olayların sonrasında Dasitan-ı Kıbrıs (Kıbrıs Destanı)’nı yazmıştır.
  • Eserlerinden anlaşıldığına göre asıl ismi İbrahim Kasım olan Kenzî; gezip gördüğü yerleri, katıldığı savaşları ve (Kalkandelen) yöneticisi olan Abdurrrahman Rasim Paşa‘nın himayesindeki izlenimlerini eserlerine yansıtmıştır.
  • Âşık Kenzî, yaşadığı dönemin en ünlü meydan şairlerinden olup 45 yıl gibi kısa bir hayat sürmesine rağmen geride bir divan oluşturacak kadar şiir bırakmış ve bunlar da üç kitap halinde yayımlanmıştır.
  • Kenzî, çok özendiği divan şairleri gibi kendisinin de bir divan sahibi olduğunu belirtmiş olmasına rağmen yazılı olarak bir divanı maalesef oluşmamıştır.
  • Ahmed Badi Efendi, Âşık Kenzî’nin bir divanı olmadığını belirterek Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’ya yazdığı kasidenin de sonunun yok olduğunu ve ‘bülbül’ redifli gazelinin son iki mısraının eksik olduğu görülmüştür.
  • Bugün Âşık Kenzî, hakkındaki en güvenilir bilgiler (Harid Fedai)nin ”Kıbrıslı Âşık Kenzi” divanından alınmakdır.
  • Âşık Kenzî, Klasik edebiyatı ve Âşık edebiyatı alanında eserler verirken Dini-Tasavvufi Türk Edebiyatı alanında da eserler vermiştir.
  • Kenzî’nin oğlu doğduğunda söylemiş olduğu bir beyti şu şekilde aktarabiliriz;

İkilikden düştü cevher tarihi

Doğdu kenz-i mahfi Seyyid Ali cânî

  • Âşık Kenzî’nin Fatma adındaki kızının vefat ettiği ise şu beyitten anlaşılabilir;

Ömrü vefa itmeyüb aldı veba

Ah ateş atdı bu firak zatıma

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

BİTLİSLİ MÜŞTÂK BABA

Müştâk Baba’nın ailesi Hicrî 1051 yılında zamanın mutasavvıf ve âlimlerinden Molla Süleyman Baba önderliğinde Hakkari’den Bitlis’e göç etmişlerdir. Müştâk Baba Hicrî 1172 (M.1759) yılında dünyaya gelmiştir.

Müştâk Baba’nın asıl adı Muhammed Mustafa olarak bilinir. Babasının adı da İbrahim’dir. On yaşında babasını kaybeden şair dedesi Hacı Süleyman’ın himayesine girmiştir. Müştâk Baba temel eğitimini Bitlis’te Hocası Şems-i Bitlisî (Hacı Mahmud Hoca)’dan almıştır. Ondan Zahiri ilimleri öğrenmiştir. Müştâk Baba, yirmi yaşına geldiğinde Hacı Hasan-ı Şirvanî’ye bağlanarak tasavvufa yönelmiş ve sülûkunu tamamlamıştır. Sonra ise hilâfet seccadesine geçip irşad’a başlamıştır.

  • Müştâk Baba, manevî bir davet üzerine Bağdat’a giderek birçok âlim ve ârif fazıl kimseyle görüşüp ilmiyle kendini kabul ettirir. Daha sonra Nâkibü’l-Eşraf Şeyh Hasan’la tanışarak bizzat sohbetlerinde bulunur ve ona bağlanarak onun da icazetini alıp oradan ayrılır.
  • Trabzon ve İstanbul’da bulunan şair 1832 yılında İstanbul’dan Bitlis’e geri dönerken uğradığı Muş’ta şehit edilir. Müştâk Baba, Kadirî tarikatına mensuptur. İsmine izafeten gelişen Müştakîler kolu ilk başta Muş ve Erzurum olmak üzere doğu illerinde yaygındır.
  • Hacı Bayram Velî’ye hayran ve mensub olan Müştâk Baba, zaman zaman Ankara’ya giderek kabrini ziyaret eder. Bu ziyaretlerden birinde kabir başında söylediği gazelde Ankara’nın 1923 yılında başkent olacağını dile getirmiştir.
  • Müştâk Baba’nın Divân’ı (1847) yılında basılmış olup bu Divân’ın içeriğinde Ankara’nın başkent olacağı tarihin ise gazeldeki anahtar kelimenin içeriğinde mevcud olarak ebced hesabıyla yazılmıştır. (1341/1923) Hatta Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilanının Cuma gününe geleceğini de belirtmiştir.
  • Müştâk Baba, büyük bir mutasavvıf ve velî bir şairdir.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

SÂLİH BABA

XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılın başlarında yaşayan Sâlih Baba’nın hayatı hakkında bilgiler sınırlı olmakla birlikte birkaç belgeye dayanıyor. Elde bulunan bazı belgelere göre Sâlih Baba’nın babası , Mustafa adında bir İmam, Annesi de Atike Hanım’dır.

  • Erzincan’da doğmuş olduğu şiirlerinden anlaşılan Salih Baba’nın bir tüfekçi ustası olduğu bilinir. Tahsili hakkında ise edineceğimiz bilgiler yazdıkları eserlerden anlaşıldığı kadarıyla tahsilli olduğu gözükür.
  • Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında Yunus’tan beri süregelen bir geleneğin neticesi olarak Sâlih Baba’da şiirlerinde ümmi olduğundan bahsetmiştir.
  • Şiirlerinde ne kadar ümmiyim dese de kendisinin tahsilli bir insan olduğu şiirlerinde apaçık bellidir.
  • Sâlih Baba’nın eserlerinden görüldüğü kadarıyla kendisinin Nakşibendî tarikatının Hâlidî koluna mensup olduğu bilinir. Piri ise Sâmî Efendi’dir.
  • Bir mutasavvıf olup hem klasik edebiyatına hem de halk edebiyatına dayanan çift yönlü bir edebi zevke sahiptir. Bu nedenle şiirlerinde hem hece ölçüsü hem de aruz ölçüsü görülebilir.
  • Sâlih Baba, her iki edebi zevki eserlerine başarıyla yansıtmıştır. Eserlerinde sanat endişesi taşımamakla birlikte edebî sanatları başarılı bir şekilde kullanmış şairdir.
  • Sâlih Baba, H.1324/1325 (M.1906/1907) yılında Erzincan’da vefat etmiştir.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

TÜRÂBÎ

XIX. yüzyılın en meşhur Bektaşi şairlerinden olan Türâbî’nin asıl ismi Ali’dir. Doğum yılı bilinmemekle birlikte vefat yılı (1868) olarak bilinir. Doğduğu yer ve hayatı hakkında fazla bilgi bulunmayan Türâbî, Kırşehir’de Bektaşi tekkesi Dedebabalığı’nda olduğu başka yazarlar tarafından da Ankaralı olduğu kaydedilmiştir.

  • Şiirlerini hece ve genellikle de aruz ölçüsüyle yazan Türâbî, Müretteb Divânı’nı hicrî (1257) senesinde tamamlamıştır.
  • Türâbî, halk şiiri tarzında yazdığı şiirlerinde kullandığı dili sade ve samimidir.
  • Aruz ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde Fuzuli’nin etkisi gözlemlenmiştir. Diğer bazı şiirlerinde ise Hurufîlik’e eğilimli olma görülür.
  • Ali Türâbî Dede,(1868) yılında Bektaşî tekkesinin post-nişîni olarak Nevşehir ilinin bugünkü Hacı Bektaş kasabasında vefat etmiştir.(kocatürk 1970:480).
  • Türâbî’nin eserleri ise Afyon’da (1878) den önce vefat eden İbrahim Türâbî’nin eserleri ile karıştırılmıştır.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları.

SEYRÂNÎ

Seyrânî’nin asıl ismi Mehmed’dir. Seyrânî, Develi’nin Oruza bugünkü (cami-i Kebir) mahallesinde dünyaya geldi. Babası bu mahallenin imamı Cafer Efendi’dir. Seyrânî, iki yıldan fazla medrese tahsili görmüş ve bunun yanında burada dinî ilimleri de tahsîl eylemiştir. Rivayete göre Mehmed Seyrânî, on beş yaşındayken babasının görev yaptığı camide ”pîr elinden Hakk bâdesini içerek Seyrânî”adını almıştır. Mehmed Seyrânî, bir ara İstanbul’a gelerek Divân şairleriyle tanışmış ve bu sebeple divan tarzında şiirler söylemiştir. Ama burada söylediği taşlamalar nedeniyle Develi’ye geri dönüp Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaşmış ve hatta Halep’e kadar gitmiştir. Seyrânî (1866) yılında memleketi Develi’de vefat etmiştir.

  • Mehmed Seyrani, döneminde sevilen ve sayılan biri haline gelmiştir. Onun eserleri döneminin sosya-kültürel yapısını en güzel şekilde dile getirdiği şiirleri sağlığında kaleme almamış ama onu sevenler şairin vefatından sonra bu eserlerin bazı cönklerde yer almasını sağlamışlardır.
  • Seyrânî şiirlerinde bir tasavvuf şairi olarak değil de bir saz şairi olarak dini meseleleri halka sade bir dille anlatabileceğini göstermiştir.
  • Mehmed Seyrânî’nin eserlerindeki görüşleri, teşbih ve ifadeleri klasik saz şairlerinin beylik sözlerinden bir hayli ileri düzeyde ve özel olup mizahımsı bir ruh taşımaktadır.
  • Seyrânî, belirli bir tarikata bağlı olmamakla beraber onun Nakşibendî olduğu söylenir. Çünkü bazı mısraları bu düşünceyi doğrulamaktadır.
  • Mehmed Seyrânî, İslam dinini dondurulmuş bir kalıp olarak kabul etmemekle birlikte dinin herkesin anlayabileceği şekilde anlatılmasını istemektedir.
  • Seyrânî’nin Yunus mektebine intisap ettiği, peygamberler tarihi ve tasavvufî konuları bütün inceliklerine göre iyi kullandığı bu türlerden; ilâhî, münâcaat, nâ’t ve devriyeler gibi tarikat ve din konularını içeren Dini ve Tasavvufi Türk Edebiyatı türlerinde orijinal şiirler yazmıştır.
  • Seyrânî, şiirlerinde Allah’ı çeşitli tasavvufi konular içerisinde anlatır ve bu anlatımda tekke şairlerinin vahdet-i vücûd düşüncesinden yararlanır.
  • Seyrânî,’nin düşüncesi şu şekilde verilebilir”Ezelde Allahın zatından başka bir şey yoktur. Ezelde ”bir”ve ”tek” olan Allah,”zat”içinde kendi kendine tecelli ederek ”kün”emriyle dünyayı yarattı sonra ise kendisi sır olmuştur.
  • Yerler, gökler, yıldızlar; hayır, şer, hâsılı her şey yaratılmış bu şekilde hasret meydana gelmiştir.
  • kainattaki her şey birer ‘nakış’ ve ‘suret’ten ibarettir.
  • Her şeyin aslı Allah’tır.
  • Âlemdeki bütün mevcudat onun vücududur.
  • Güzellerin yüzündeki göz, balığın içindeki Yûnus, peteğin içindeki bal, gönüldeki fikir ve tedbir, şekerdeki lezzet, şîrîn’deki hasret, Ferhad’daki azim, Leyla’nın yüzündeki güzellik, Mecnûn’daki aşk ve vuslat azmi hep odur. Hatta Firavun ile mûsâ’ya düşman olan da odur.”

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları