ÇILDIRLI ÂŞIK ŞENLİK

Doğu Anadolu Bölgesi ve Azerbaycan’da tanınan ünlü saz şairlerimizden olan Çıldırlı Âşık Şenlik, Ardahan ilinin Çıldır ilçesinin Suhara( Yakınsu/ Şenlikköy) beldesinde doğmuştur. Araştırmacılar doğum ve ölüm tarihi hakkında değişik görüşler bildirmiştir.

Çıldırlı Âşık Şenlik’in babası Molla Kadir, annesi Zeliha’dır. Asıl adı Hasan olup bununla beraber Türkiye ve Azerbaycan sahasında Hasan adıyla değil Âşık Şenlik adıyla şöhret bulmuştur. Şenlik’in hayatı üç safhada değerlendirilir. Buna göre birincisi, saz çalmasını bilmeyen şenlik, ikincisi saz çalabilen ve türkülerini saz eşliğinde söyleyebilen Şenlik, üçüncüsü ise sazı çıraklarına çaldırtan tarikat mensubu Şenlik’tir. Türk edebiyatına 180 kadar şiirin yanı sıra üç de güzel hikaye (Latif Şah, Salman Bey, Sevdakâr Şah)bırakan Şenlik’in şiirleri arasında yer alan divanî, Koşam, destan, geraylı ve sicillemeleri yeniliklerle doludur. Şiirlerinde Terekeme/ Karapapak ağzının izleri sıkça görülür.

O, bir âşıkta bulunması gereken tüm özelliklerin tamamına sahiptir. Muamma çözmede usta, atışma yapmada başarılı doğaçlamada ise çok güçlüdür. Türkiye’de âşık kolu, Azerbaycan’da âşık mektebi, Güney Azerbaycan’da âşık muhiti adı verilen okulun en başında kendisine yer bulmuştur. Onlarca çırak yetiştirmiştir. Çıldırlı Âşık Şenlik’in şiir ve hikayeleri sadece Türkiye’de değil, Azerbaycan ve İran’da da bilinmektedir. 1913 yılında bir toplantıda mat ettiği âşıklar tarafından kendisine içirilen zehirli bir şerbet yüzünden vefat etmiştir.

VERMENİZ DÜŞMANA (93 KOÇAKLAMASI)

Ehl-i İslam olan işitsin bilsin
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana
İsderse Uruset ne ki var gelsin
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Kuşanıf gılıcı geyinin donu
Gavga bulutları sardı her yanı
Doğdu koç yiğidin nam alma günü
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Asger olan bölük bölük bölünür
Sandız mı ki Kars Galası alınır
Boz atlar üstünde kılıç salınır
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Kavga günü namert sapa yer arar
Er olan göğsünü düşmana gerer
Cem-i ervah biznen meydana girer
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Hele Al Osman'ı görmemiş zorun
Din gayreti olan tedarik görün
At tepin baş kesin Kazag'ı gırın 
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Benasfer'di bilin Urus'un aslı 
Orman yabanisi balıhçı nesli
Hınzır sürüsüne dalıf kurt misli
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Şenlik ne durursuz atlara minin
Sıyra gılıç düşman üsdüne dönün
Artacahdır şanı bu Al Osman'nın
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana( Alptekin-Coşkun 2006:203-204)

kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

İsa bunlara yalvardı.” Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz. Bir ulu kişinin sofrası başında kötü zanna düşmek ve harislik etmek küfürdür”dedi. O rahmet kapısı, hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı. Zekât verilmeyince yağmur bulutu gelmez, zinadan dolayı da etrafa veba yayılır. İçine üzüntüden ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.

Kim dost yolunda korkusuzluk ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur. Edebten dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edebten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuşlardır. Güneşin tutulması, küstahlık yüzündendir. Bir melek olan olan Azâzîl de yine küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.

MEVLÂNA CELALEDDİN-İ RUMÎ

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihanı hayal üzere yürür gör! Onların başları da savaşları da hayale dayanır. Öğünmeleri de utanmaları da hayalden ötürüdür. Evliyanın tuzağı olan hayaller, Allah’ın bahçelerindeki ay çehrelilerin yansımalarıdır. Padişahın rüyada gördüğü hayal de o misafir pirin çehresinde görünüp duruyordu. Padişah bizzat mabeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun huzuruna vardı.

Her ikisi de aşinalık öğrenmiş bir tek denizdi, her ikisi de dikilmeksizin birbirine dikilmiş, bağlanmışlardı. Padişah benim asıl sevgilim sensin, o değil. Fakat dünyadaki iş işten çıkar. Ey aziz, sen bana Mustafa’sın. Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin uğrunda belime gayret kemerini bağladım” dedi.

Muvaffakiyetler verici ulu Allah’tan muvaffakiyet ve bütün ahvalde edebe uymayı dileyiş, edepsizlik ve terbiyesizliğin pek kötü zararları

Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’ın lütfundan mahrumdur.

Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur. Alışverişsiz, dedikodusuz Allah sofrası gökten iniyordu. Musa kavmi içinde birkaç kimse terbiyesizce ” hani nerde sarımsak ile mercimek” dediler. Ondan sonra gökyüzünün sofrası, ekmeği kesildi; ekme, bel belleme, orak sallama kaldı. Sonra İsa şefaat edince Hak yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi. Yine küstahlar edebi terk ederek sofradan artıkları aşırdılar.

devamı yarın

MEVLÂNA CELALEDDİN-İ RUMÎ

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

“Ama sen “Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim. Fakat sen, yine onları meydana dök” dedin. Padişah, ta can evinden coşunca bağışlama denizi de coşmaya başladı. Ağlama esnasında uykuya daldı. Rüyasında bir pir göründü. Dedi ki:” Ey padişah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelirse o, bizdendir. O gelen hazık hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir.

İlacında kesin sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede et.”Vade zamanı gelip gündüz olunca, güneş doğudan görünüp yıldızları yakınca; rüyada kendine gösterdikleri zatı görmek için pencerede bekliyordu. Bir de gördü ki, faziletli, bilgili bir kimse, gölge ortasında bir güneş; Uzaktan hilal gibi erişmekte, yok olduğu halde hayal şeklinde var gibi görünmekte.

devamı yarın

MEVLÂNA CELALEDDİN-İ RUMÎ

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

Kim benim canıma derman ederse benim hazinemi, incimi ve mercanımı o aldı demektir. Hepsi birden dediler ki:” Canımızı feda edelim. Beraberce düşünüp beraberce tedavi edelim. Bizim her birimiz bir âlem Mesih’idir; elimizde her hastalığa bir ilaç vardır.” Kibirlerinden dolayı “inşAllah”demediler. Allah da onlara insanların acizliğini gösterdi.”İnşAllah” sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadım, insanların yürek katılığını ve mağrurluğunu söylemektir. Yoksa arızî bir halet olan inşAllahı söylemeyi unuttuklarını anlatmak değildir.

Hey gidi nice inşAllah’ı diliyle söylemeyen vardır ki canı “inşAllah” ile eş olmuştur. İlaç ve tedavi nev’inden her ne yapıldıysa hastalık arttı, maksat da hâsıl olmadı. O halâyıkcağız, hastalıktan kıl gibi olunca padişahın kanlı gözyaşı ırmağa döndü. Kazara sirkengübin safrayı artırdı. Badem yağı da kuruluk etkisi göstermeye başladı. Kara helile ile kabız oldu; su, neft gibi ateşe yardım etti.

Halayığın tedavisinde hekimlerin aciz kalmalarını padişahın anlaması, Allah tapusuna yüz tutması ve bir uluyu rüyada görmesi

Padişah, hekimlerin aciz kaldıklarını görünce yalınayak mescide koştu. Mescide gidip mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri gözyaşından sırsıklam oldu. Yokluk istiğrakından kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir tarzda medh ü senaya başladı:”En az bahşişi dünya olan Allah’ım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin. Ey daima dileğimize penah olan Allah’ım biz bu sefer de yolu yanıldık.

Devamı yarın…

MEVLÂNA CLALEDDİN-İ RUMÎ

MESNEVİ’DEN SEÇMELER

Padişahın bir halayığa âşık olup satın olması, halayığın hastalanması, onu iyi etmek için tedbiri

“Ey dostlar, bu hikâyeyi iyi dinleyin. Gerçekte o bizim bugünkü halimizdir. Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına malikti. Padişah, bir gün hususi adamları ile av için hayvana binmiş, giderken ana yolda bir halayık gördü. O halayığın kölesi oldu. Can kuşu kafeste çırpınmaya başladı. Mal verdi, o halayığı satın aldı.

Onu alıp arzusuna nail oldu. Fakat kazara o halayık hastalandı. Birisinin eşeği varmış fakat palanı yokmuş. palanı ele geçirmiş, bu sefer eşeği kurt kapmış. Birisinin ibriği varmış, fakat suyu elde edememiş. suyu bulunca da ibrik kırılmış! Padişah sağdan soldan hekimler topladı. Dedi ki: “İkimizin hayatı sizin elinizdedir. Benim hayatım bir şey değil, asıl canımın canı odur. Ben dertliyim hastayım dermanım o”.

devamı yarın…

MEVLÂNA CELALEDDİN-İ RUMÎ

XIX. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖZELLİKLERİ

XIX. yüzyıl divan şiiri alanında önemli şairleri Enderunî Vasıf, İzzet Molla, Hâlet, Lefkofçalı Galib, Şeref Hanım, Leylâ Hanım gibi önemli şairler yetişmiştir.

Tasavvufi Türk Halk şiiri alanında ise Selâmi Mustafa, Zekâî Mustafa, Türabî, Kuddusî Ahmet gibi şairler dikkatleri çeker.

Bu yüzyılın en önemli özelliği batı etkisinde kalan şairlerin birden çok eserler vermesidir. Bunlar arasında Namık Kemal, Âkif Paşa, Ziya Paşa, İbrahim Şinasi, Recaizade Mahmud Ekrem, Abdulhak Hamid gibi şairler sayılabilir.

Âşık edebiyatı alanında ise; Agahi, Bedri, Beyoğlu, Celali, Bezmi, Cevri, Dadaloğlu, Ceyhuni, Dertli, Deliboran,Devami, Erzurumlu Emrah, Gündeşlioğlu, Gedai, Hızri, Hengami, Kamili, İkrari, Kemteri, Kusuri, Minhacı, Muhibbi, Nuri, Nigari, Pinhani, Pesendi, Ruhsati, Seyrani, Seyyid Osman, Serdari, Şem’i, Sümmani, Tıfli, Tahiri, Zihni, Veli gibi âşıklarımız sayılabilir.

Bu yüzyılda saz şairlerinin hayatları hakkında gerek sözlü gerek yazılı doğru bilgilere rastlanılabilir.

XIX. yüzyıl âşıkları genel olarak hecenin yanında aruz vezniyle de şiirlerini yazmışlardır. Şairlerin iki vezne de hakim olmaları onların farklı türlerde eserler vermelerini sağlamıştır. Koşma, destan, varsağı ve semailerin yanı sıra kaside, gazel, terci-i bend, terkib-i bend, muhammes, müselles, satranç, vezn-i aher, selis ve divan türlerinde çok sayıda eserlerin oluşmasına katkı sağlamışlardır.

Âşıkların yaşadıkları yerleşim merkezlerinde çeşitli toplantılar düzenlenmiştir. Seyrânî için Develi’de (Kayseri), Sümmanî için Samikale’de (Narman- Erzurum), Erzurumlu Emrah için türbesinin bulunduğu Niksar’da (Tokat), Âşık Şenlik için Çıldır (Ardahan) ve Ankara’da, Dadaloğlu için Kaman (Kırşehir), Dadaloğlu (kayseri), Âşık Tahirî için Ortaköy’de (Niğde) toplantılarının gerçekleştirmekte olduğu görülür.

DİVAN: ÂŞIKLARIN ARUZUN FÂİLÂTÜN, FÂİLÂTÜN,FÂİLÂTÜN,FÂİLÜN,KALIBIYLA GAZEL, MURABBA, MUHAMMES,MÜSEDDES,MUSAMMAT VE MÜSTEZAT ŞEKLİYLE ORTAYA KOYDUKLARI ŞİİR ŞEKLİ.

SELİS: ÂŞIKLARIN ARUZUN FEİLÂTÜN(FÂİLÂTÜN) FEİLÂTÜN FEİLÂTÜN FEİLÜN KALIBIYLA YAZDIKLARI ŞİİRE VERİLEN AD.

VEZN-İ AHER: GENELLİKLE ARUZUN RECEZ BAHRİNDE OLAN VE BEŞ HECEYE DENK DÜŞEN MÜSTEFİLÂTÜN MÜSTEFİLÂTÜN MÜSTEFİLÂTÜN MÜSTEFİLÂTÜNKALIBIYLA YAZILMIŞ ŞİİRLERE VERİLEN AD

SATRANÇ: ARUZ VE HECE İLE YAZILABİLEN, TAKTİKLERİ YAHUT DURAKLARI SATRANÇ TAHTASI DÜZENİNDE OLAN ŞİİRLERE VERİLEN AD.

KAYNAKÇA: AÇIKÖĞRETİM KAYNAKLARI

XVIII. YÜZYIL ÂŞIKLARI II.

ÂŞIK BAĞDADİ

Bağdadi mahlasını almasından ötürü Bağdatlı olduğu tahmin edilir. Bağdadi şiirlerinde III.Selim’den saygıyla söz etmektedir.

ÂŞIK DERUNİ

Elimizde bulunan destanından hareket edecek olursak 1799 yılında hayatta olduğu söylenebilir.

ÂŞIK HALİL

3.Selim döneminde yaşayan âşık aslen Bursalı’dır. Hece ile yazdıklarının eserlerin yanında aruzla yazdığı eserleri de vardır. Ömrünün sonuna doğru yazdığı eserinde dini ve tasavvufi konular işlemiştir. Şairnamelerde Âşık Halil’den söz ediliyorsa da mahlaslar karıştığı için bunun hangisi olduğunu tespit etmek oldukça güçtür.

ÂŞIK NİGARİ

Fuad Köprülü, şairin Konyalı olabileceğinden söz eder. Bir destanında ise 1807 yılındaki bir isyanı işlemesinden dolayı XVIII. Yüzyılda yaşadığı tespit edilir. Destanında işlediği tasvire bakılacak olursa da Nigari’nin bu isyana katılmış olabileceği sonucunu çıkartmaktadır.

LEVNİ

Bu yüzyılın en önemli âşığıdır. Aslen Edirneli olan âşığın adı Abdülcelil Çelebi’dir. Şair, âşıklığın yanında minyatür ustalığı, ressamlığı ve hattatlığı ile dikkatleri üzerine çekmektedir.Atalarsözü Destanı ve Selanik-İstanbul yolculuğunu konu alan Tekerleme’si türünde ilk örnekler olması bakımından önemlidir. Edirne’den Istanbul’a göç eden LEVNİ 1733 yılında burada vefat etmiştir. Âşık Ömer’in de resmini yapmasına bakıldığında âşıklarla dostluk içerisinde olduğu görülür. Levni’nin mahlası renk dünyasına işaret eder. Hızri’nin şairnamesinde LEVNİ’den söz etmektedir.

TALİBİ

Talibi, XVIII. Yüzyıl ortalarına doğru Tokat ilinin Zile ilçesinde doğmuş ve 80 yaşlarında 1813 yılında doğduğu yerde vefat etmiştir. Turhal şeyhi Mustafa Efendi’nin halifesi olan Talibi’nin imparatorluğun başkenti İstanbul’da kabul görmesine bakılırsa, dönemin ünlü âşıkları arasında olduğu görülür. Zileli Fedai, Raşid, Es’ad Talibi’nin çıraklarıdır. Dini ve tasavvufi eserlerin yanında lirik eserlerde yazan Talibi, Gubari’nin şairnamesinde adı geçer.

XIII.YÜZYIL ÂŞIKLARI

ABDi

Sun’i, şairnâmesinde Âbdi’nin Şarkı ile birlikte Bağdat’a şan veren bir şair olduğu söylenir. XVII. Yüzyılın âşıkları olan Âşık Ömer ve Gevheri’nin etkisinde kalmış hece ve aruzla yazdığı eserleri vardır.

ÂGÂHİ

Bulunmuş bir cönkte XVIII.yüzyıla kadar âşıkların adı geçtiği için Âgâhi de bu yüzyılın âşığı olarak kabul edilmektedir. Hızri’nin şairnamesinde adı geçen Âgâhi’nin âşığımız olabilme ihtimali yüksektir.

ÂŞIK AHMED

Avusturyalıların Bosna’ya yaptıkları seferle ilgili olarak yazdığı bir destandan hareketle (1737), XVIII. Yüzyıl âşığı olarak kabul edilir.

ÂŞIK ALİ

1714 yılında Nasuh Paşa’nın öldürülmesi üzerine söylediği şiirden hareketle yaşadığı dönem belirlenir.

Kaynakça:Açıköğretim Kaynakları

XVIII. YÜZYIL ÂŞIKLARI VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

Bu yüzyılın yetiştirdiği âşıklara bakılacak olursa önceki yüzyıllara kıyasla güçlü âşıklar bulunmamaktadır. Bu yüzyılın âşıkları geleneği zorla da olsa yürütmeye çalışmışlardır. Fakat yukarıda da söylendiği gibi VII.yüzyıll aşıklarıyla kıyaslanacak güçte bir âşığımız yoktur.

Kaynakça:Açıköğretim kaynakları