ÂŞIK ŞİİRİNİN KAYNAKLARI

Aşık edebiyatı araştırmacıları âşık şiiriyle ilgili olarak iki kaynak göstermişlerdir.

Sözlü Kaynaklar

Sözlü kaynaklar, halk arasında ‘kaynak kişi‘ adını verdiğimiz insanlardan yapılan derlemelerdir. Bu derlemeler yaşayan âşıklardan yapılır. Bu aşıklarımıza söyledikleri eserleri kimden öğrenildiği sorulduğunda da kendilerinden daha yaşlı bir aşığın adını söylemektedirler. Âşıklar bu şiirleri çeşitli sebeple değiştirebildikleri gibi hatırlayamadıkları yerlere de eklemeler yapabilirler. Bu nedenden dolayı sözlü kaynaklara ihtiyatla yaklaşılması gerekir.

Yazılı Kaynaklar

Diğer edebiyat türlerinde olduğu gibi âşık şiirleriyle de ilgili yazılan yazılı kaynaklar da mevcuttur. Bunların bazılarını şu şekilde açıklayabiliriz:

Cönkler

Genel olarak aşağıdan yukarıya doğru açılan, halk arasında dana dili veya sığır dili olarak da bilinen, içerisinde âşık şiirinin yanı sıra az da olsa divan şiirlerinden de örneklerin bulunduğu önemli bir defterdir. Bunların yanı sıra cönklerde atasözü, mani ve bilmece gibi anonim ürünlerin yanında folklorun çeşitli alanlarından örneklere de rastlanır. Saz şairlerinin eserlerinin toplandığı cönklere, yazmalara ve defterlere de supara denilmektedir. Bazı cönkler ise günlük gibi de olabilir.

Gemi anlamına gelen ve içeriğinde çeşitli konuların yer aldığı defterlere de sefine adı verilir. M. Şakir Ülkütaşır bir makalesinde ”türkü, mâni, destan, koşma, atasözü, fıkra, hikâye, nefes, mersiye, ilâhi, dua, hutbe vs gibi millî, dinî(tasavvufî) şiir ve mensureleri ihtiva eden elyazması dergi(mecmua)lere cönk”denildiğini belirterek bu tür eserlerin içeriğini de kapsamlı bir biçimde vermiştir.(Ülkütaşır 1967:905). Saim Sakaoğlu da cönkler için ”Türk kültürünün tapusudur; bize ait kültürün atalarımız tarafından adımıza tescil edilmiş belgeleridir” (Sakaoğlu 1987: 220) diyerek, konuyu kültürel açıdan değerlendirir.

Cönklerin Özellikleri

  • Arap alfabeleriyle yazılmıştır.
  • Cönkler, bazıları özel kağıtlara (alikurna, abâdi) olmak üzere en çok kullanılan yazı türleriyle kaleme alınır.
  • Cönkleri kaleme alan kişilerin bazılarında kültür ve eğitim seviyeleri düşük olduğundan yazım imlası hatalıdır.
  • Cönkleri yazmada belirli bir ölçü yoktur. Bu eserlerin hazırlanması sırasında cönkü yazanın kişinin zevkine ve elinde bulunan kağıdın boyutları ölçü olarak alınır.
  • Cönklerde bir konu sınıflaması bulunmamaktadır.
  • Şiir türleri veya şekillerinin başına türkü, koşma, ilahi, şarkı, destan, gazel, beyit müseddes gibi kavramlar yazılmaktadır. Zaman zaman da konu başlıkları ile şiirin içeriği birbirini tutmayabilir.
  • Cönklerimiz genel olarak besmele ile başlar ve ”temmet”(tamamlandı) ifadesiyle son bulmaktadır.

Tezkireler

Divan şairlerinin sanatları ve eserlerinden söz eden tezkirelerde biraz da olsa âşıklardan söz edilebilir.

Seyahatnâmeler

Çok zengin bir kültür derlemesi olan Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme adlı eserinde divan şairlerinin yanı sıra âşıklardan da söz edilebilmektedir. Fakat bu eserlerde bazen bilgi yanlışlıklarıyla karşılanabilir.

Menakıbnâmeler

Bu eserler daha çok dinî-tasavvufî Türk halk şairleri için iyi bir kaynaktır. Bugün başta Yunus Emre olmak üzere Sarı Saltık, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli gibi şairlerin gerçek hayatlarından daha çok menkıbevi hayatları ön plana çıkmaktadır. Bu gibi şairlerimizle ilgili bilgiler menakıbnamelerde bulunabilir.

Dîvânü Lügâti’t- Türk

İlk derleme eserimiz olan Dîvânü Lügâti’t -Türk, ilk şairlerimizden Çuçu’nun adına yer vermesinin ötesinde, içerdiği bir bölümü aruz vezniyle yazılmış olup iki yüzün üzerindeki manzumeyle (beyit ve dörtlük şeklinde) Türk şiiri araştırmacılarının ilk başvuracakları kaynaklar arasındadır.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

ÂŞIK ŞİİRİNİN ÖZELLİKLERİ

Fuat Köprülü’den bu yana pek çok araştırmacı âşık şiirinin özellikleriyle ilgili olarak açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu araştırmacılar: Saim Sakaoğlu, Hikmet Dizdaroğlu, Fahrettin Kırzıoğlu, Mehmet Yardımcı, Doğan Kaya’dır. Bu araştırmacıların görüşleri şu şekilde bir araya getirilebilir:

  • Âşık şiiri başlangıç olarak M.Ö. III. dayanmaktaysa da Anadolu âşık şiirinin altı yüzyıllık geçmişi vardır.
  • Âşık şiirinin belirli yazarları ve söyleyenleri olmakla birlikte bunlara âşık, ozan, saz şairi, kalem şairi, halk şairi ve kalem şuarası gibi adlar verilir. Âşık şiiri bu yönüyle anonim şiirden ayrılırken dinî-tasavvufî Türk halk şiirine yaklaşmaktadır.
  • Toplumun büyük kesimi âşıkların söyledikleri şiirleri severek dinlemişler ve onlara yüzyıllar boyu saygı göstermişlerdir. Âşıklar halkın sözcüsü durumunda olarak onların söyleyemediklerini değişik kesimlere aktarmışlardır.
  • Âşıklar, şiiri milli ölçümüz olan hece ölçüsüyle söylemişlerdir. Hece ölçüsü ozan- baksı edebiyatıyla kullanılmaya başlayarak XVI. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bu yüzyıldan itibaren divan edebiyatı ve şairlerinin itibar görmesinden dolayı hecenin yanında aruz ölçüsüyle de şiirler söylemeye başlamışlardır.
  • Âşık şiirinde birim dörtlük olmakla birlikte az da olsa ikiliklere ve değişik sayılardaki mısralardan oluşan bentlere de rastlanmaktadır.
  • Âşık şiirinin dili içinde yaşadığı toplumun dilidir. Dil arı dildir fakat yaşanılan yöreye göre ağız özellikleri değişmektedir. Şiirlerin kelime dünyası oldukça geniş olmakla birlikte bazen iki değişik koşmanın kelime kadrosu ayak seslerinin dışında benzerlik gösterebilmektedir. Dile hakim olan âşıklar, kalem şairi veya saz şairi tıpkı roman ve hikayede olduğu gibi atasözü ve deyimlerden yararlanmışlardır. Söz sanatları ve tasvirler yapmacıklıktan gayet uzaktır.
  • Âşık şiirinin konusu halkın yaşadığı hayattır. Bu sebeple yaşanılan coğrafya, mensubu olunan halk ve sorunları âşık şiirinde dörtlüklerle anlatılmıştır.
  • Âşık şiiri geleneği temsil eden bir alan olduğu için belirli kurallara göre eserler verilir. Bu geleneğin içerisinde mahlas kullanmak önemli bir unsur olmakla birlikte şiirin tapusu konumundadır. Zamanla şiirin mahlas dörtlüğü ve yazarın adı kaybolduğu için parça anonimleşebilir.
  • Âşık şiiri bir saz eşliğinde söylenmekle beraber zaman zaman müzik aletinin kullanılmadığı da görülebilir. Nitekim kalem şairleri eserlerini söylerken saz olmadan söylemektedirler. Müzik aletleri ozan-baksı edebiyatı döneminde kopuz iken, ozanın âşık olmasıyla birlikte yerini bağlamaya bırakmıştır. Bağlama ise her Türk boyunda değişik adlarla anılır.
  • Âşık şiirinin en önemli özelliği belki de şiirlerin doğaçlama olarak söylenmesidir. Bu sebepledir ki bazı şiirlerin ahenk unsurlarının tam olmadığı görülür.
  • Âşık şiirlerinin temsilcileri gezgin kişilerdir. Bu sebeple doğdukları yerde pek kalmamışlar sanatlarını icra edebilmek için köyleri, kasabaları, ilçeleri, şehirleri, hatta ülkeleri gezmişlerdir.
  • Âşık şiirinin temsilcileri sadece saz çalıp şiir söylemeyle kalmamış düğünlere ve kahvelere giderek, eski meddahların icra ettikleri kısa ve uzun hikayeleri halka anlatıp onların eğlenmesini sağlamışlardır.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları.

OZAN VE ÂŞIK KAVRAMLARI ÜZERİNE

Ozanlar bugünkü aşıkların ilk temsilcileridir. Hun Türklerinden XVI. yüzyılın başına kadar bu adla anıldılar. Ozanlar kopuz eşliğinde şiir söyleyen kişiler olarak tanınmakla birlikte yüzyıllar sonra da ‘herze söyleyen’ yani ‘geveze’ anlamına anlamına gelen adla da anılmışlardır.

Ozanlarla ilgili olarak Dede Korkut Kitabı’nın ‘Giriş’ kısmında bazı bilgiler bulunur. Bu bilgileri Şu şekilde aktarabiliriz: ”Kolca kopuz yükseltip elden ele, beyden beye ozan gezer. Erin cömerdini, erin cimrisini ozan bilir.”( Ergin 1971:3) Pek çok Türk boyu başta da Kazakistan olmak üzere kopuzun icat edeni olarak Dede Korkut’u bilir. Hatta bu konuda efsaneler bile oluşturulmuştur.

Korkut Ata dünyaya geldiğinde olağanüstü olaylar yaşanmış, yeryüzünü karanlıklar kaplamış ve o anda da gökten bir ışık inmiş. Bu ışık ise Korkut’un dünyaya geldiğinin işaretiymiş. Doğduğunda yanında görülen kopuz da Allah’ın ona hediyesiymiş.

Kalem şairi: Saz çalamayan sadece şiir yazabilen şairlerdir.

Kaynakça: Açıköğretim kaynakları

ÂŞIK ŞİİRİNİN OLUŞUMU, GELİŞİMİ VE XVI. YÜZYILDAKİ TEMSİLCİLERİ

Halk edebiyatı eserlerinin en belirgin özelliği ilk söyleyenin veya söyleyenlerin bilinmemesi ya da biliniyorsa unutulmasıdır. Türk şiirinin başlangıcı veya tarihi üzerine yerli ve yabancı pek çok araştırmacı görüş bildirmiştir.

Bunlar arasında adı geçen; C.Brockelmann, İ. V. Stebleva, F. Y. Korş, R.Rahmeti Arat, M, Fuat Köprülü, T. Tekin gibi sayılabilir. Bunlardan örnek verecek olursak İ.V. STEBLEVA’ya göre Orhun Yazıtlarının tamamı F. Y. Korş’a göre ise bir kısmının manzum olduğunu söylerler. Araştırmacımız Reşit Rahmet Arat, Turfan kazıları sonucunda ortaya çıkan metinleri bir araya getirerek Eski Türk Şiiri (Ankara1965) adlı eseri edebiyat dünyamıza kazandırır. Rahmet Arat, ayrıca koşma, kojan, koşuğ, takşut, takmak ır ve yır, şlok,küg, padak, kavi, başik ve baş gibi kavramları araştırmacıların kullanıma sunmuştur. Rahmeti Arat, kitabında Burkan, mani, İslam edebi çevrelerine ait şairler ve özgeçmişlerini tespit eden şiirlerini bir araya getirmiştir. Bu şairler ise Kül Tarkan, Aprınçur Tigin, Sıngku Seli Tutung, Pıratya-Şiri, Ki-Ki, Çısuya Tutung, Asıg Tutung, Kalım Keyşi, ve kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacib’dir.(Arat 1965:xx-xxıı)

Dîvânü Lûgati’t- Türk, şiir bakımından zengin olmakla birlikte dörtlükler veya beyitler şekline karşımıza çıkan şiirlerin büyük bir kısmı hece vezniyle az sayıdaki kısım ise aruzla söylenmiştir. Bununla birlikte Talat Tekin ve Stebleva’ya göre eserdeki şiirlerin tamamı aruz vezniyle yazılmıştır. Eserde iki ağıt metni bulunur bunlardan ilki Saka Hükümdarı Alp Er Tunga’nın ölümü üzerine söylenmiş olup yedi heceli ve aaab şeklinde kafiyesi oluşturulmuştur. Dörtlük sayısı ise bazı araştırmacılara göre 10-13 arasında değişir. İkinci ağıt ise bilinmeyen bir kahraman için söylenmiştir. Şiir yedi heceli olup aaab şeklinde kafiyelenmiş dörtlük sayısı ise üçtür. Eserde pastoral, lirik, epik şiir örneklerini görmek mümkündür. Bize göre Dîvân’daki eserler yani şiir parçaları başlangıçta çok uzun olmakla beraber Kaşgarlı bunları ya kısalttı ya da yapılan derlemelerle bu kadarı tespit edilebildi.

Şunu da biliyoruz ki bu şiirleri söyleyenler başlangıçta birer ozandı fakat zamanla bu parçalar nesilden nesile aktarılırken gerçek söyleyenler unutuldu ve anonim şekline döndü.

Âşık: Doğaçlama olarak saz eşliğinde şiir söyleyen kişidir.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

XX. YÜZYILDA DİNÎ-TASAVVUFÎ TÜRK EDEBİYATININ ANADOLU’DAKİ DURUMU VE TEMSİLCİLERİ

Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu bu zamanda Dinî ve Tasavvufî Türk Edebiyatı yepyeni eserlerle zenginleştirilmiştir. Tekke ve zaviyelerin de kapatılmış olmasına rağmen bazı yazar ve şairlerimiz önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Bu şairlerimiz; Mihrabî, Edip Harabî, Mehmet Nuri, Âşık Molla Rahim, Yozgatlı Hüzni, Derûni, Zeynel Usul Baba, Sıtkı, Ferid Kam, Ahmed Hamdi Akseki, Ahmed Nâim, Yahya Kemal, Kemal Edip Kürkçüoğlu gibi şairlerimizdir. Yani Kısacası Dinî ve Tasavvufi Türk Edebiyatını belli bir zaman ve bölgeyle sınırlandırmak kesinlikle doğru değildir. İslam öncesi ve sonrasını günümüze kadar getirebilen Orta Asya, Anadolu, Avrupa, Balkanlar Afrika gibi bölgelerde yazıya aktarılmış eserlerin tamamını kapsamaktadır. Dinî ve Tasavvufî Türk Edebiyatı şairleri, dileklerini, ilâhî heyecanlarını, arzularını hep tasavvufî aşk ile söylemişlerdir. Tekke şairlerinin eserlerinde ‘fikrî unsur’ ile ‘dini aşk’ın ön planda olduğu ve sadece bir zümreyi değil tüm halkı Türk toplumunda birleştirici ve bütünleştirici bir rol aldıkları görülür.

Konu olarak dinî, milli ve beşerî alanında yazılan eserleri Türk toplumu daha rahat bir şekilde anlamış ve özümsemiştir. Bu sebeple Dinî ve Tasavvufî Türk Edebiyatı sairleri bütünleştiriciliği ve birleştiriciliği her zaman göz önünde bulundurmuştur. Yani kısacası devlet başkanına da çobana da aynı içerik, aynı dil, aynı kültür ile hitap edilerek onlar arasındaki anlayış ve hoşgörüyü geliştirmişledir.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

XIX. YÜZYILDA DİNÎ-TASAVVUFÎ TÜRK EDEBİYATININ ANADOLU’DAKİ DURUMU VE TEMSİLCİLERİ

XIX. yüzyıl, Türk edebiyatının batıya yöneldiği bir dönemdir. Bu dönemde Tanzimat’la birlikte batıya ait pek çok eser tercüme yoluyla ülkede yayımlanmaya başlamıştır.

Sosyal hayatında batılılaşmaya başladığı dönemde edebiyatta batılı formlar içinde şekillenmeye başlamış Dinî- Tasavvufî Türk edebiyatı ise varlığını korumaya devam etmiştir. Bu gelenek içerisinde yazılan eserler münferit ve müstakil olarak isimlendirilir. Münferitler: divanların içindeki tevhid, naat ve münacat gibi parçalar iken müstakiller ise velayetname, menakıpname, miracname, ramazanname gibi türler yazıya dökülmüştür. Bu dönemde yazılan eserlerde bir gerileme yaşansa da tasavvuf genel olarak Türk edebiyatını etkilemeye devam etmiştir. Bunun en önemli sebebi ise yaşam tarzının tam olarak değişmemiş olması bir de köklü bir tasavvuf geçmişinin olmasıdır.

Dönemin belli başlı mutasavvıfları; Kuddusî, İsmâil Safa, Turâbî, Mihrabî, Aynî Baba, Vasfı-i Melâmi, Dertli, Keçecizade İzzet Molla, Seyrâni, Şeyhü’l- İslam Arif Hikmet, Adile Sultan, Salih Baba, Bitlisli Müştak Baba yer alır.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

XVIII. YÜZYILDA DİNÎ-TASAVVUFÎ TÜRK EDEBİYATININ ANADOLU’DAKİ DURUMU VE TEMSİLCİLERİ

18. yüzyılda halk şiiri çok fazla gelişme gösterememesine rağmen ondan önceki yüzyılda başlayan âşıkların aruzla şiir söyleme geleneğini de devam etmemiştir. Bu durum halk şiirinin melezleşmesine sebep olmuştur.

Orta Asya şairlerinden; Nevbetî, Baba Rahîm, Abdulmecid’in Harâbât ve divanından başka Rahat-ı Dil isimli eseri bulunan sofî Hüveyda, divan sahibi Gazi’de bu yüzyılın şöhretli olanlarıdır. O dönemin Türkmen edebiyatı eserleri ve alanında Azerbaycan ve Anadolu sahasıyla uygunluk göstermektedir. 18.yüzyılda Dinî- Tasavvufî Türk edebiyatı duraklama ve gerileme dönemine girmiş olup bu yüzyılda önceki dönemlere nazaran başarılı eserler verilmemiştir. Ancak Bursa, İstanbul ve İzmir başta olarak tarikat çevrelerinde Yunus Emre geleneğini devam ettirmişlerdir. Yunus Emre’nin ilahilerine özenerek yazılan veyahut söylenen eserler estetik açıdan Yunus Emre’nin çok gerilerinde kalmıştır. Tekkelerde ve çeşitli ortamlarda söylenen ve kaydedilen ilahiler büyük oranda Yunus Emre’ye ait olup pek çok ilahisi de bu dönemde yazılan cönklerde yer almıştır. Bu cönkler içerisinde Alevi-Bektaşi nefesleri de yerini almıştır. Bu nefeslerden Pir Sultan Abdal’ın etkisi açıkça görülmekle birlikte bazı şiirleri de dönemin cönklerine girmiştir.

Bu Yüzyılda tekke şairleri, Mehmed Nasuhî, Mahvî, Hasan Senâî, Mehdî, Bursalı İsmail Hakkı, Üçüncü Sultan Ahmet, Mustafa Azbî, Hasan Sezâî, Mustafa Nuzulî, Süleyman Zâtî, Neccerzzâde Şeyh Rıza, Celâleddin-i Uşşakî, Mehmed Salih Sahvî, Şîrî, Kul Şükrü, Şahî, Derviş Ahmed, Derun Abdal, Gurbî, Ahmed Mürşidî, Kasın Dede, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Tekirdağlı Mehmed Fahreddin Fahrî, Üsküdarlı Haşîm, Mustafa Zekâî, Şeyh Hâlil Kaygulu ve Selâmî’dir.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

KONYALI MEHMET YAKICI

Konyalı Mehmet Yakıcı, xx. yüzyıl âşıklık geleneğinin en önemli temsilcilerinden biridir. 1879 yılında Konya’nın Sarnıç Mahallesinde doğmuştur. Babası Konya’nın Merkez Göçü Köyünün kurucularından Bekir Ağa, annesi ise Münevver Hanım’dır.

Yakıcı, eğitim hayatına Konya Sarnıç Mahallesi Sadırlar Mesud Efendi Mektebinde başlamıştır. Kuran’ı kerim’i de burada öğrenmiştir. Sonrasında Medreseye devam etmesine rağmen eğitim hayatı fazla uzun sürmemiş bir yıl sonra medreseden ayrılmıştır. Konyalı Mehmet Yakıcı, babasının 1897 yılında vefat etmesi üzerine Göçü köyündeki işlerin başına geçer. Bundan sonraki hayatı ise yazları köyünde çiftçilik yaparak kışları ise şehirde yaşayarak geçer. Yakıcı, çiftçilik ve hayvancılığın yanında baba mesleği olan taşımacılık işini de bir müddet sürdürmüştür. Elli deve çekerli kervanla Konya’dan dinar istasyonuna yük götürdüğü ve trenin Konya’ya gelişine kadar devam ettiği bilinmektedir. Konyalı Mehmet Yakıcı, kendi ifadesine göre aşk badesini 25 yaşında içmiştir. Bu olayı şu şekilde anlatmaktadır:

”Bir gün makam’da yatar iken bir aksakallı pir gelerek çağırdı. Gözümü açtığım zaman pirin elinde iki kadehi bir tepsi üzerinde tuttuğunu gördüm . Yanında bir adam daha vardı ki, o adamın boğazında da bir saz takılı duruyordu. Pir;” kadehin birini iç!” diyerek bana verdi. Ben de kadehi alıp içtim. Sonra yanımdaki adama: ”boğazındakini ver de bir çalayım!” dedim. O adam sazı vermek için bana doğru dönünce sazı kapıp yere çaldım. Adam bana darıldı ve; ”Eğer bu sazı kırmasaydın sana bir kadeh daha verecektim, ama şimdi yarım kaldın!” dedi. Ben de onun gönlünü almak için şu beyti söyledim:

”Şâirin şi’rini bilmeyen âşık

Ne bilsin aşkın kadir kıymetini”

O da bana bir kelam söyledi. Lakin onun söylediği kelamı belleyemedim. Sonra ben ona karşı bir kelam daha söyledim:

”Eğer beni sever isen sen de bir can ile

İmtihan olmak istersen iki divan ile.”

Bu kelamı söyleyince çıktı, gitti. Ben herifin gönlünü neden kırdım diyerek kendi kendime çok merak ettim. Sabahleyin uyandım kalkıp camiye gittim. Camiden çıkınca rüyamı hoca efendiye anlattım. O da bana;”sen âşık- şâir olacaksın!” dedi. Ben de ara sıra söylenmeye başladım. Lakin kimse bilmezdi. Bazen Çift sürer iken tenhalarda söyler idim. Duyanlar taaccüp ederlermiş.”

Konyalı Mehmet Yakıcı, usta- çırak ilişkisi olmadığını sadece gönlüne doğan kelamı işlediğini ifade etmiştir. Yakıcı 1914 yılında seferberlik ilan edilir ve askere alınarak amele taburuna yazılır. Konya- Mersin yapım işinde çalışmaya başlayan Yakıcı, yolun Karaaslan bölümünde çalışırken söylediği eserler neticesinde âşıklığı ortaya çıkar. 1927 yılında başlayan 1928de de şiddetlenen kuraklıktan dolayı köyünden ayrılan Yakıcı, Konya’ya döner .1928 yılında Konya Valisi İzzet Paşa’nın emriyle Konya Maarif Müdürlüğünde işe başlar. 1930 yılında dönemin Serbest Cumhuriyet Fırkası lideri Fethi Okyar’a hitaben yazdığı şikayet nameden dolayı görevine son verilir. Konyalı Mehmet Yakıcı, 25 ocak 1950 yılında vefat etmiştir. Yakıcı’nın vefatı tüm gazetelerde manşetten verilmiş radyo haberlerinde yer almıştır.(Yakıcı2000, Sakaoğlu 1990)

”Şu zamanın âşığıyım

Ol Celîl’in mâşuğuyum

Âşıkların ben şahıyım

Yanar aşkım söğünür mü

Şem’a yanar pervaneyim

Ben bir deli divâneyim

Âşık değil ya ben neyle

Yanar aşkım söğünür mü

Ben severim hem Allah’ı

Kesme dilden zikrullahı

Ziyaret et Beytullah’ı

Etsem aşkım söğünür mü

Kul oldum geldim dünyaya

Âşıkım ben enbiyâya

Âşık Mehmet şu Konya’ya

Varsam aşkım söğünür mü”(Yakıcı 2000)

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

SITKI

Sıtkı, 1896 yılında Sorgun’a bağlı Tiftik köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Hüseyin Efendi’dir. Adını mahlas olarak kullanan Sıtkı, soyadını Gök olarak almıştır. İlk tahsilini köyünde Hafız Hoca’dan dini bilgiler alıp Kur’an-ı Kerim öğrenerek yapmıştır.

Şair, Konya’da yaptığı medrese tahsilinin sonrasında Sorgun’un çeşitli köylerinde imamlık yapıp Arapça ve Türkçe hocalığı gibi resmi görevlerde bulunarak sayısız öğrencinin yetişmesine vesile olmuştur. 1961 yılında köyünde vefat eden şair imamlık ve öğretmenlik meslekleri dışında köyünde çiftçilik de yaparak geçimini temin etmiştir. Sıtkı, Kadiri tarikatına bağlı olarak şiirlerinde dinî-tasavvufî konuları işlemiş ve tarikat toplantılarında da bu şiirleri ezgili olarak okuyarak çevresinde tanınan biri haline gelmiştir.

Şair’in yaptığı görevler ve oluşturduğu çevre onun eserlerine yansımasını kaçınılmaz yapmıştır. Bu nedenle şiirlerin geneli ya da hepsi dinî- tasavvufî konuları içerir. Sıtkı’nın şiirleri koşma tarzında olup 7,8 ve 11’li hece ölçüsüyle yazılmıştır. Şiirlerinde Kadîrî tarikatına bağlanışını, tarikatı ve şeyhini işler. Bu şiirleri tarikat toplantılarında İlâhî türünde bestelenerek okunması onun ”Dinî- Tasavvufî Türk Edebiyatı geleneğine” bağlı bir şair olduğunu göstermektedir.

”Ey gönül sen yine gafil mi oldun

Emmâre dağının dumanı geldi

Seherlerde yan yalvar Allah’a

İstiğfar etmenin zamanı geldi

Zay etme farzı ey gönül aman

Silmezsen dumanı hâllerin yaman

Tevhid tokmağıyla silinir duman

İllallah demenin zamanı geldi

Dedi âşık hele acele etme

Sakın ha nefsinin izine gitme

Aman seherlerde uykuda yatma

Gece ağlamanın zamanı geldi

Sırru’l-Aziz Tevhid kapısın açtı

Dalının ihvanı selleri taştı

Aişe bacıdan himmet erişti

Sıtkı,dizleriyin dermanı geldi”( Oğuz 1994:145-149, Doğan 1988:338-341)

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları

İlâhî: Tekke şiirinde dini ve ahlaki ilahi fikirler içeren şiirlere denir.

DERÛNÎ

Asıl ismi Hüseyin Avni Başok olan Derûnî’nin lakabı ‘Hacı kardaş’ olarak bilinir. Derûnî, aslen Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinden olduğu bilinmekle birlikte kendisinin mi yoksa atalarının mı Pınarbaşı’ndan gelerek Akdağmadeni’ne yerleştiği bilinmemektedir.

Uzun süre Akdağmadeni’nde oturduğu anlaşılan Derûnî’nin tahminlere göre on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde doğduğu söylenebilir. Derûnî, 1946 yılında hacca gitmiş ve aynı sene içerisinde Akdağmadeni’nde ölmüştür.

Eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla şairin iyi bir tahsil gördüğü , Yozgat’ta tanınan bir hattat olduğu oluşturduğu levhaların da halen birçok cami ve mescitte bulunduğu bilinir. Derûnî, şiirlerinde dinî ve tasavvufî konuları işlemiş ve eserlerini nasihat verme amacıyla yazmıştır. Şairin yazdığı dörtlükler alışılmışın bir hayli üzerindedir.

Kaynakça: Açıköğretim Kaynakları